top of page
Kitaplara Uzanan Kız

BLOG

Bizim Bir Mahallemiz Vardı, Peki Bugünün Çocuklarının Neyi Var?

  • Yazarın fotoğrafı: Funda Mücaviroğlu
    Funda Mücaviroğlu
  • 5 saat önce
  • 3 dakikada okunur

Ben 70’lerin ve 80’lerin çocukluğunu yaşamış biriyim. Bizim çocukluğumuzun en güzel tarafı belki de çok fazla şeye sahip olmamız değil, birbirimize sahip olmamızdı. Biz sokakta büyüdük. Sabah evden çıkardık. Arkadaşlarımızı bulmak için telefon etmezdik, mesaj atmazdık. Zaten kimin nerede olduğunu aşağı yukarı bilirdik. Bir kapının önünde, bir bahçede, bir ağacın altında mutlaka birkaç çocuk olurdu. Bir kişi oyuna başladığında biraz sonra bütün mahalle orada toplanırdı. Koşardık, saklanırdık, ağaçlara tırmanırdık. Üstümüz kirlenirdi. Dizimiz kanardı. Kavga ederdik. Küserdik. Sonra yine aynı sokakta karşılaştığımız için barışmayı da öğrenirdik. Çünkü birbirimizden kaçabileceğimiz sanal dünyalarımız yoktu.


   Biz bir mahallenin çocuklarıydık. Karnımız acıktığında bazen kendi evimize bile gitmezdik. Hangi arkadaşımızın evine yakınsak onun annesi önümüze bir tabak koyardı. Kimse “Bu çocuk neden burada yemek yiyor?” diye düşünmezdi. Mahallenin bakkalı bizi tanırdı. Hangi evde oturduğumuzu, annemizi, babamızı bilirdi. Sokaktaki komşu pencereden bakar, gerektiğin de bizi uyarırdı. Çünkü çocuk yalnızca anne ve babasının sorumluluğunda değildi. Biraz komşunun, biraz bakkalın, biraz karşı apartmandaki teyzenin, biraz da bütün mahallenindi. Kapılarımızın üzerinde anahtarlarımız olurdu. Birbirimize güvenirdik. Çocuklar ağlardı. Köpekler havlardı. Kuşlar öterdi. Sokakta çocukların sesleri birbirine karışırdı. Ve hiç kimse hayatın bu doğal seslerinden bu kadar rahatsız olmazdı. Çünkü hayat sessiz değildi.


   Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok daha iyi anlıyorum. Biz sokakta yalnızca oyun oynamıyormuşuz. Meğer sokakta hayatı öğreniyormuşuz. Bir arkadaşımız bizi oyuna almadığında bununla baş etmeyi öğreniyorduk. Oyunda kaybettiğimizde ertesi gün yeniden oynamayı, kavga ettiğimizde barışmayı, ağaca tırmanırken korkumuzu yönetmeyi, düştüğümüzde kalkmayı, bir gruba girmeyi, kendimizi anlatmayı, hakkımızı savunmayı, paylaşmayı, beklemeyi ve bazen de vazgeçmeyi öğreniyorduk. Ve bütün bunları başımızda sürekli bir yetişkin olmadan yapıyorduk. Belki de bu nedenle farkında olmadan özgüven kazanıyorduk. Çünkü bize sürekli “Sen yapabilirsin” denmiyordu. Biz yapabildiğimizi yaşayarak görüyorduk.


   Peki bugünün çocukları? Şimdi çocuklara baktığımda çok farklı bir çocukluk görüyorum. Onların suçu değil dünya değişti. Sokaklar, apartmanlar, güvenlik anlayışımız değişti. Komşuluk azaldı. İnsanların birbirine olan güveni azaldı. Çocuklarımızı korumak isterken onları giderek evlerin içine aldık. Sonra evin içindeki çocuğun bütün dünyası anne ve baba oldu. “Benimle oynar mısın?”, “Canım sıkılıyor.”, “Ne yapacağım?”, “Bunu sen yap.”, “Bana yardım et.” Oysa bizim canımız sıkıldığında bir yetişkin gelip bizi eğlendirmiyordu. Oyun buluyorduk. Bir dal parçası oyuncak oluyordu. Bir ağacın arkası kale oluyordu. Birkaç taşla saatler süren oyun kuruluyordu. Hayal gücümüzü kullanmak zorundaydık çünkü önümüzde bizi sürekli eğlendiren bir ekran yoktu.


Sonra teknoloji çocukluğun içine girdi. Bugünün çocuklarının zaten küçülen sosyal dünyasına bir de telefon, tablet, bilgisayar ve dijital oyunlar eklendi. Elbette teknoloji hayatımızın bir parçası ve onu tamamen yok sayamayız. Ama bir çocuk gerçek hayatın yerine ekranı koymaya başladığında çok önemli deneyimleri kaçırabiliyor. Çünkü sosyal beceri bir uygulamadan öğrenilmiyor. Özgüven bir videodan izlenmiyor. Arkadaşlık indirilmiyor. Çocuk bunları yaşayarak öğreniyor. Başka bir çocuğun gözlerine bakarak… “Ben de oynayabilir miyim?” diyerek… Bazen reddedilerek… Bazen kabul edilerek…Oyuncağını paylaşarak… Sırasını bekleyerek… Kavga edip yeniden barışarak…


   Bugün çocuklara baktığımda bazen kendime şu soruyu soruyorum. Biz çocuklarımız için her şeyi çoğaltırken, çocukluğu biraz fazla mı azalttık?  Belki de çocuklara vermemiz gereken en büyük hediye şudur; ‘’ O mahalleleri geri getiremeyiz ama çocuklarımıza o mahalle ruhunu verebiliriz.’’    Arkadaşlık, güven, hareket, doğa, sorumluluk, özgür oyun, biraz can sıkıntısı, biraz kendi başına kalabilme, Biraz düşme ve yeniden kalkma, dizlerde küçük yaralar ve pansumanlar…


 Çocuklarımızı çok seviyoruz. Belki de önceki kuşaklardan çok daha fazla koruyor, hayatlarının her ayrıntısıyla ilgileniyoruz. Ama bazen sevginin bir biçimi de birkaç adım geride durabilmektir. Çünkü bir gün biz yanlarında olmayacağız. O gün kendi kararlarını verebilen, insanlarla ilişki kurabilen, sorunlarının karşısında hemen dağılmayan ve “Ben bununla baş edebilirim” diyebilen yetişkinler olmalarını istiyorsak bunun provasını çocukken yapmalarına izin vermeliyiz. Ben 70’lerin ve 80’lerin çocuğuyum. Bizim mahallemiz vardı. Bugünün çocuklarının belki bizimki gibi bir mahallesi olmayacak. Ama biz onlara mahallenin öğrettiklerini verebiliriz.


   Ve belki de bugün bir çocuğa verebileceğimiz en kıymetli şey, her şeyi onun için yapmak değil; kendi kanatlarını kullanabileceği kadar alan bırakmaktır.


Sevgiyle Kalın.

Funda MÜCAVİROĞLU

Çocuk Gelişimi

 

 

 

 

 

 

 

 
 
Tuzla'nın İlk Özel Kreş ve Anaokulu Merkür
bottom of page